Mevlüt  Kaya


Mevlüt Kaya

TARİHCİ-ARAŞTIRMACI YAZAR tarihmeltemi@hotmail.com

Yazar Paylaşımları

BİR KIŞ KORKUSU: “TOMTOMU” (1)

    Korku, “tehlike düşüncesinin uyandırdığı duygusal bir reaksiyon” olarak tanımlanmaktadır (Tülin Gençöz, Korku: Sebepleri, Sonuçları ve Başetme Yöntemleri, Kriz Dergisi, 6/2, s.10). Çocuklar ile yetişkinlerin korktuğu şeyler genellikle farklı olmaktadır. Çocuklar kendisini korkutmak için anlatılan masallara ve korku unsurlarına büyüdükçe inanmamaya başlamakta, korkmamaktadır.
Ecinni (cin), öcü, cadı (cazu), umacı (abaçı), hayalet, canavar, vampir, ejderha (ejdehar), tepegöz, hortlak, karakonculus/momoyer gibi bilinmeyen unsurlarla insanlar birbirlerini ya da çocukları korkutmuşlardır. Bunların dışındaki korkutma unsurları ise genelde öyküler, efsaneler, sesler, karanlık, doğa olayları, yalnızlık, ölme, yaralanma, şiddet gibi olgulardır. Çocuklara okunan ninnilerin bile bazen korku içerdiği görülmektedir. 

Yazıyı Oku

1939’DA GİRESUN’DA BAZI İŞ KOLLARI

1930’lu-1940’lı yıllar, Anadolu genelinde ekonomik koşulların Cumhuriyet öncesine göre çok daha iyi, ancak yine de yetersiz olduğu dönemlere tesadüf etmektedir. Bunda, Anadolu’da yaşanan tarımsal verimsizliğin yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı’nın da öncesiyle sonrasıyla olumsuz etkileri mevcuttur. Kurtuluş Savaşı sürecinde işgalcilerin yaptıkları tahribatların yaraları henüz sarılırken, 1929-1930 yıllarında ülkede etkisini gösteren Büyük Dünya Ekonomik Bunalımı da 1930’lu yıllarda ülkenin iktisadi ve sosyal bakımdan gelişimine darbe vurmuş, 1940’lı yıllarda Türkiye’de kat edilecek mesafenin uzamasına neden olmuştur. Bu dönemlerde, ülke genelinde şehir merkezlerinin durumuna örnek teşkil etmesi bakımından Giresun merkez kazadaki esnaf ve zanaatkârlara dair veriler, zikredilen yıllarda iş kollarına dair fikir vermektedir. Bu verileri de Giresun basınından (Akgün, 8 Haziran 1939) elde etmiş bulunmaktayız:

Yazıyı Oku

1940’TA ESPİYE NAHİYESİNİN NÜFUSU


1953-1954 yıllarında belediye teşkilatı kurulan, 1957 yılında Tirebolu’dan ayrılarak ilçe olan Espiye, bu tarihe dek “Esbiye köyü”, “Esbiye bucağı”, “Esbiye nahiyesi” olarak kayıtlarda yer almıştır. Bu yazımızda, 1940 yılı nüfus sayımına göre, Tirebolu kazasının “Esbiye nahiyesi”ne bağlı yerleşim merkezlerinin nüfuslarını nakledeceğiz: 
Esbiye: 1.177
Ahallı: 342
Akköy: 645
Aralıcak: 339
Arpacık: 372
Cibril: 841

Yazıyı Oku

1940’TA TİREBOLU KAZASININ NÜFUSU (1)

1940’TA TİREBOLU KAZASININ NÜFUSU (1)

1940 yılında bugünkü Espiye, Güce ve Yağlıdere ilçelerinin köylerini de kapsayan ve 97 köyü bulunan Tirebolu kazasının toplam [T] nüfusu, 25.208 erkek [E], 27.887 kadın [K] olmak üzere 53.095’tir. Kazaya bağlı Espiye nahiyesi, bugünkü Yağlıdere ve Güce ilçelerinin bazı köylerinin de merkezi statüsündedir ve toplam 39 köyü bulunmaktadır. 1940 yılında 20.905 nüfusu bulunan Espiye nahiyesi ve bağlı köyler ayrıca bir yazıda ele alınmıştır. Bu yazıda yalnızca 1940’ta 58 köyü olan Tirebolu merkez nahiyesine bağlı köyler ile kaza merkezi nüfusu aktarılacaktır:

Yazıyı Oku

GELEVERA ADI ÜZERİNE BİR DENEME (1)

Sahilden 80 kilometre içerideki Giresun dağlarından (rakım 3450 m.) doğan Karavovacık, Karadoğa, Boynuyoğun gibi birçok derenin birleşimiyle oluşan ve öyküleriyle türkülere konu olan, adını ise Gelevera köyü/yaylasından alan Gelevera deresinin ad kökenlerine dair merakın gitgide artması; buna karşın herhangi bir araştırmanın yapılmamış olması, yöre kültürü açısından önemli bir eksikliktir. Şüphesiz bu eksikliği gidermek gibi bir iddiası olmayan bu yazı, bazı derleme bilgiler ve mevcut veriler üzerinden tahmin yürütmekten öteye varamayacak bir deneme niteliğindedir.
Gümüşhane’nin Kürtün ilçesine bağlı Sapmaz köyüne de halk arasında “Gelevera” denilmektedir. Bu köy, Gelevera deresinin her iki yanında kurulmuş, yakın dönemlerde baraj altında kalmıştır. Gelevera deresi, bugün turistik bir potansiyele sahip olup, eski tarihlerden beri yöre yaylacılarının en önemli yol güzergâhlarından biri olagelmiştir. 1530 yılı Osmanlı kayıtlarında “Gelevera karyesi”, “yaylak” olarak tanımlanmış olup Çepni (Giresun) nahiyesine bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır (T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rûm Defteri (937/1530) II, Ankara 1997, s. 159).

Yazıyı Oku

1925’TE GİRESUN’DAN BAZI HABERLER


Bu yazıda, İzmir BB. APİKAM’dan 2009’da kopyasını edinmiş olduğum İkdam gazetesinin 12 Eylül 1925 tarihli sayısında yer alan, Giresun’a dair bazı haberleri paylaşmak istedim.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, adı daima fındıkla birlikte anılagelen Giresun’un fındık ticaretine dair “Giresun’da Fındık” başlığıyla şöyle bir habere yer verilmiştir:
“Sevkiyat başlamış ve 15 günde yedi bin çuval sevk edilmiştir. 
Giresun: 4 Eylül (Muhabir-i mahsusamızdan)-
Malumat-ı ticariye: 16 Ağustos’tan itibaren iskelemizden fındık ve fındık içi sevkiyatına başlanılmış, on beş gün içinde yedi bin çuval sevkiyat yapılmıştır. Sevkiyat-ı mezkûrenin kısm-ı azamı doğrudan doğruya Avrupa’yadır. Yalnız “Bake” vapuruna üç bin çuval fındık içi bir posta da Marsilya’ya yüklenmiştir. 
Mevsim hesabıyla olan iktisadi durgunluk zail olmuş; manifatura üzerine dahi işler başlamıştır. Bir haftadır havaların yağmurlu gitmesi yüzünden fındık piyasası birkaç kuruş düşmüştür. Tüccarâna kolaylık olmak üzere iskele suret-i muntazamada belediye tarafından tamir edilmektedir. 

Yazıyı Oku

SÖZDE KALAN KÜLTÜREL MİRAS (2)

Giresun yöresinde asırlardır kullanılan sözcüklerin unutulmaması adına yaptığımız derleme ve incelemeleri nakletmeye devam ediyoruz. Kaşgarlı Mahmut’un (DLT) eserinde, yırtıcı kuşların pençe ve tırnakları “tarmak” şeklinde aktarılmıştır. Bahaeddin Ögel, bunu aktarırken tırnak/tırmak-tırmık-taramak (tarlada sürgü sürmek) gibi eski sözcükler arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Ancak Ögel, bu sözcüklerle “tırpan” sözcüğünün bir ilişkisi olmadığını, bunları karıştırmamak gerektiğini de vurgulamıştır. Tırpan sözcüğünü “Rumcadan gelmiş bir söz gibi görünüyor” şeklinde ifade etmiştir.
Ögel’in verdiği bilgilerden hareketle, Giresun yöresi özelinde kullanılan ve bu sözcüklerle ilişkili olan bazı ifadeleri de ilave etmeye çalışacağız: Tarak (baş tarağı, yün tarağı), taramak (saç), taranmak (saç), tırmanmak (el ve ayak tırnaklarıyla ilişkili), tırnak, dırnuk (tırmalayan, pençeleyen saldırgan hayvan), dırnuk it (dalayan saldırgan köpek), dırnuk it gibi (köpek gibi saldırgan kimse için söylenir), dırım dırım dırmanmak (ya da tırım tırım tırmanmak; elini parmaklarını, tırnaklarını yok edesiye çalışmak, çok çalışmak), cırmuk (cırmalayan=tırmalayan), cırmalamak (tırmalamak=tırnak geçirmek. Örn. “Hırsız hırsız hırmala / Gel kapımı cırmala”; hırsızlık eden kimseyle alay etmede kullanılır)…

Yazıyı Oku

SÖZDE KALAN KÜLTÜREL MİRAS (1)

Bu yazıda, Giresun yöresinde unutulmaya yüz tutmuş eski sözcüklerimizden bir kesit sunacağız. Asya’dan Anadolu’ya taşınan ve asırlardır kullanılagelen, ancak tarihsel süreçte doğal olarak bazı değişikliklere uğrayan bu sözcükleri derledikçe kayda geçirmenin çok önemli bir gereklilik olduğunu her daim vurgulamaktayız. Çağın yaşam koşulları sosyoekonomik bakımdan değiştikçe, köyden şehre göçün sürekli hale gelmesiyle köyler boşaldıkça ve köylerden gidenlerin şehir merkezlerinde “ortaya karışık bir kültür” (!) havuzu oluşturmalarıyla söz varlığımız bir buharlaşma dönemi yaşamaya başladı. Çünkü şehre yerleşenler köyündeki yerel sözcükleri kullanmaya kullanmaya unuttular. Şehrin ortak dili özgün köy söylemlerini tarihin tozlu raflarına kaldırdı.

Yazıyı Oku

YÖREMİZDE VE DEDE KORKUT’TA BAZI SÖZCÜKLER (2)

rk edebiyatının en önemli ürünlerinden biri olan Dede Korkut Hikayeleri (=DKH), Türkçenin bugün halâ yöremiz kırsalında kullanılmakta olan eski sözcüklerini barındırmaktadır. Orhan Şaik Gökyay’ın hazırladığı DKH’den hareketle, geçen haftaki yazının devamı niteliğinde bazı eski sözcükler üzerinde hatırlatıcı bilgiler vermeye çalışacağız.
DKH’de geçen “sayvan” sözcüğü, Giresun kırsalında bilinen, ancak son yarım asırda “sayvan”lara ihtiyaç duyulmaması sonucunda unutulan bir sözcüktür. Yörede “sayvan”, geceleri tarla veya bahçelere yabani hayvanların zarar vermesini engellemek için yapılan kulübelere verilen addır. Yapılan bu işe “sayvan bekleme” denir. 

Yazıyı Oku

YÖREMİZDE VE DEDE KORKUT’TA BAZI SÖZCÜKLER (1)

Asya’dan Anadolu’nun ücra köylerine, Türk kültürünün özünden süzülerek gelen, çağlar boyu varlığını süren pek çok Türkçe sözcük, artık gündelik konuşma dilinde yer bulamamaktadır. İnternet çağının en büyük olumsuz getirilerinden biri de budur. Gündelik iletişim dili 21. yüzyılda, gerek hızlı teknolojik gelişimin kontrolsüzlüğüne, gerekse çağın üretim-tüketim biçiminin değişmesine bağlı olarak ciddi bir yabancılaşmaya maruz kalmaktadır. Böylelikle kültür değişmesi dediğimiz süreç kaçınılmaz hale gelmektedir, çünkü kültür ve dil bir bütündür.
Türkçenin en önemli eserlerinden olan Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılda yazdığı Divan-ü Lügati’t-Türk ve Türk edebiyatının en önemli ürünü olan Dede Korkut Hikâyelerinde geçen sözcüklerin büyük bir kısmının 21. yüzyılda Giresun yöresinde halâ varlığını sürdürüyor olması, dilin canlı olduğunu ve sözcüklerin değişime uğrasalar da özlerini yitirmediklerini göstermektedir. Bu kısa yazıda, Giresun yöresinde çağlar boyunca unutulmayan ancak çok nadiren kırsalda kullanılan, diğer bir deyişle her geçen gün tarihin derinliklerine gömülerek kullanım oranı düşmekte olan sözcükleri hatırlamaya çalışacağız. Bu sözcüklerin, Dede Korkut Hikâyelerinde (=DKH) de geçtiğini tekrar belirtmek gerekir.

Yazıyı Oku

1939’DA KÖYLÜYE ELBİSE DESTEĞİ

Bilge Kağan’ın Orhun Abidelerinde geçen “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım; ölesiye, bitesiye çalıştım. Aç milleti tok, az milleti çok, yoksul milleti bay kıldım...” sözleri, tarihin derinliklerinden çağımıza kadar sosyal devlet anlayışının Türk devlet geleneğindeki yerini özetler niteliktedir. Halkın tüm sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyaç sahiplerinin mağduriyetlerinin giderilmesi yönündeki insancıl politikalar, Türk devletlerinin daima ayrıcalığı olmuştur.
Selçuklu Devleti döneminde olduğu gibi, Osmanlı döneminde de ekonominin iyi olduğu yüzyıllarda bazı vakıflar, aşevleri, vb.kuruluşlar aracılığıyla yoksulların ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik önemli sosyal politikalar yürütülmüştür. Cumhuriyet döneminde de geleneksel sosyal devlet politikaları, büyük bir önemle sürdürülmüştür. Sağlık, eğitim, beslenme ve giyinme gibi hususlarda ihtiyaç sahiplerine devlet tarafından belli ölçülerde destek verilmiştir. 

Yazıyı Oku

1938’DE GİRESUN’DA LİSE İHTİYACI

Eğitime olan talebin hızla arttığı 1930’lu yıllarda, Giresun yöresinde yaşayanların “çocuğunu okutma arzusu” en üst seviyedeydi. Dönemin maddi olanaksızlıkları, ulaşım, beslenme ve sağlık sorunlarının yanı sıra, okul bulmak da oldukça zordu. Tirebolu ve Görele kazalarındaki ilkokul ve ortaokullar, yakın civardan gelen talepleri zor karşılıyor, ortaokuldan sonrası içinse bir eğitim imkânı sunamıyordu. Yörede nüfus hızla artarken, “okuma”/tahsil kazanma ile yokluğu, imkânsızlıkları aşmak en çok tercih edilen yoldu; belki de tek kurtuluş yolu olarak görülmüştü. Köy yerlerindeki toprak azlığı, tarımın ve hayvancılığın zahmetine rağmen getirisinin aileye yetmemesi, büyük ölçüde gençleri umutsuzluğa düşürüyordu. Kırsaldaki yaşlılar da bu umutsuzluğun çaresini adeta bir öğreti gibi işliyordu gençlere: Oku, meslek edin, kendini kurtar, köyüne, memleketine faydalı ol… Küçüklüğünden beri yaşadıkları yokluk, kıtlık, hastalık, işgal ve savaş acıları, yaşlıların eğitime/tahsil kazanmaya yönelik fikirlerinin belirleyicisi olmuştu.

Yazıyı Oku

1926’NIN FINDIK MAHSULÜ

1583’te Giresun’da fındık bahçelerinin bulunduğuna dair kayıtlar mevcuttur. Ancak bunların yıllık geliri bilinmemektedir(1). 18. Yüzyılda fındığın daha çok Giresun ve Ünye’de yetiştirilerek ihraç edildiği bilinmektedir(2). 1888’de Trabzon’un fındık üretimi 7.840.000 kg.’dı. 1903 tarihli bir kaynakta en makbul fındıkların Trabzon-Giresun yöresinde yetiştiği aktarılmış, yörede senelik 250.000.000 kıyye (320.500.000 kg.) civarında fındık üretildiği yazılmıştır (3). 19. Yüzyılda Trabzon, Giresun ve Ordu’da üretilen fındık, Trabzon’da işlenerek İngiltere ve Rusya’ya ihraç edilmekteydi(4). 20. Yüzyıl başlarında Giresun’da Ahıskalı yemenici Bekir adlı bir fakirin deniz kenarına dökülen fındıkları toplayarak evine götürüp yakması ve ısınması ile fındık kabuğunun yakacak olarak kullanımı yörede yaygınlaşmıştır. Ardından Trabzon’dan Giresun’a gelen bir soba ustası kabuk yakmaya elverişli sobalar üretmeye başlamıştır.

Yazıyı Oku

1925’TE GİRESUN’DA FINDIK

Fındık, Giresun yöresinin en başta gelen ticari ürünlerinden biridir. Kış haricinde tüm aylarda bir şekilde fındık bahçelerinin bakım, onarım, ilaçlama ve gübrelemesi ile meşgul olan yöre insanı, tüm umudunu fındığa bağlamış durumdadır. Bu durum, Osmanlı’nın son dönemlerinde büyük ölçüde şekillenmiş, fındık üreticiliği tarım ve hayvancılığı ikinci plana düşürmüştür. Çünkü fındık mahsulü, hasat zamanı oldukça yoğun ve yorucu geçen, bahçe bakımı zor ve yılın büyük bölümünü kapsamaktadır. Özellikle hasat vaktinde fındığın kalitesinin düşmemesi için adeta zamanla yarışıldığından işçi ihtiyacı oldukça fazladır. Yılın yaklaşık on ayında emek verilen mahsul, zamansız yağan kar veya mevsim normallerinin üstündeki soğuklardan etkilenerek “yanar” ve üreticiyi hayal kırıklığına uğratabilir. Mesken yapımı, düğün gibi pek çok girişimlerin yanı sıra eğitim, sağlık alanındaki ihtiyaçların büyük kısmının da yörede fındığa temellendiğini söylemek mümkündür. 
Bu yazıda, 1925’te Giresun’da fındığa dair bazı durumları, İkdam gazetesinde yer aldığı şekliyle aktararak, yörenin sosyoekonomik yaşantısında fındığın geçmiş dönemlerde de önemli bir belirleyici olduğunu vurgulamaya çalışacağız:

Yazıyı Oku

KÜLTÜREL BELLEĞİMİZDE SAKLI SÖZCÜKLER

Mehmet Kaplan’ın “Kültür ve Dil” (2004, S. 42) adlı eserinde çok önemli bir tespit yer almaktadır: “Türkçenin en eski kelimeleri uzak köylerde yaşamaktadır. Türk kültürünü tanımak için onları da kullanıldıkları cümleyle beraber derlemeye ihtiyaç vardır.”
Kültür-Dil ilişkisi tarihin anlaşılmasında, analizinde ve aktarılmasında birinci dereceden önem arz eden bir husustur. Bir topluluğun en eski çağlarından itibaren tarih ve kültür sahasındaki yerini tespit edebilmek için o topluluğun dilini, dil evrimini iyice araştırmak, anlamak gerekir. Türk dünyasının bir ucundan diğer ucuna kadar bin yıllık sözcüklerin hâlâ yaşıyor olması, ortak bir kültürün sonucudur. Dil ve kültür birliği ile, soy birliği ile açıklanabilir bir durumdur. 

Yazıyı Oku

1938’DE YÖREMİZDE ORTAOKUL İHTİYACI (2)

13 Birinciteşrin 1938 tarihli Akgün gazetesinde yer alan “Ortaokulda Talebe Kesafeti (D. Köymen)” başlıklı yazıdan hareketle, Tirebolu ve Görele kazalarındaki ortaokul ihtiyaçlarına değinmiştik. Söz konusu yazının devamını aşağıda naklediyoruz:
“…Genç ve kudretli Türk inkılabının bu şuurlu hızı önünde milli bahtiyarlığımızın heyecanını duyuyoruz. Çocuklarını okutmak için bu kadar tehalük ve fedakârlık gösteren memleket, milli kültürün icap ettirdiği zaruretleri duymuş ve idrak etmiş demektir. Bugün burada muhterem Kültür Bakanımız Saffet Arıkan’a arz ettiğimiz bir hakikati tekrar etmek zarureti hâsıl oldu: 

Yazıyı Oku

1938’DE YÖREMİZDE ORTAOKUL İHTİYACI (1)

Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’de özellikle üzerinde durulan “eğitim” konusunda, 15 yılda büyük ilerlemeler kaydedilmişti. Kasabalarda ve köylerde mıntıka okulları açılıyor, yakın bölgenin merkezi durumunda olan bu okullara köylerden gençler akın ediyordu. Ancak nüfusun hızla artmasından ötürü, öğrenci sayısı yıldan yıla artıyor, mevcut okullar yetersiz geliyordu. Bu duruma bağlı olarak, eğitimde verimliliğin düşmesinden endişe ediliyordu. Anadolu’nun her köşesinde köylüsü, kasabalısı el birliği ile okullar inşa ediyor, yetkililerden öğretmen talebinde bulunuyordu. 1930’larda Eynesil’de halkça yapımına başlanan ve 1936’da açılan okul, halkın o yıllarda eğitime verdiği önemi gözler önüne sermektedir.
Giresun genelinde kasaba merkezlerinde oturanlar zaten okullara yakın bulunduklarından bu fırsatı kolayca değerlendiriyorlardı. Köyde yaşayanlar ise eğitimden ve okullardan çok daha zor koşullarda yararlanabilecek durumdaydılar. Çünkü bugünkü gibi ulaşım ağları ve ulaşım araçları yaygın değildi. Köylerin çoğunun yolu dahi yoktu. Köy halkı tahsilli olmanın hem toplum için hem de birey için en önemli kurtuluş yolu olduğuna inanmış ve çocuğunu okutma yoluna koyulmuş ise de bunun zorluğu bir hayli fazlaydı. Ancak köylü,  “sırtıyla taş taşıyıp çocuğunu okutma”nın gerekliliğine inanmıştı ve varını yoğunu bu yola adamıştı…

Yazıyı Oku

GÖRELE’DE DENİZ BAYRAMI

Bir ülkenin deniz ticaretinin kendi kontrolünde olmasının, milli ekonomiye getirileri tartışılmaz ölçüde büyüktür. Osmanlı döneminde kapitülasyonlar dâhilinde yabancı ülkelerin gemilerine kabotaj hakkının verilmiş olması devletin ekonomisinde önemli olumsuzluklara kapı açmıştır. Ancak yabancı gemilere verilmiş olan kabotaj hakkı, Lozan Barış Antlaşması ile kaldırılmış, 20 Nisan 1926’da kabul edilen ve 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile Türk kıyılarında mal ve yolcu taşımacılığı hakkı Türk gemilerine ve teknelerine verilmiştir. Yabancı gemiler ise sadece kendi ülkelerinin limanları ile Türk limanları arasında mal ve yolcu taşıyabilecek şekilde sınırlandırılmıştır. İlgili kanunun yürürlüğe girmesiyle “Türklerin denizlerde özgür olduğu”  1 Temmuz günü, “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olarak kutlanmaya başlamıştır. 

Yazıyı Oku

1935’TEN: “EN KORKUNÇ HASTALIK”

1930’ların önemli toplumsal sorunlarından biri de içki ve kumarın olumsuz etkilerinin köylerdeki yansımalarıydı. Ulaşımın güç olduğu, kontrolün geç olduğu yerlerdi köyler… Bilhassa kumar, bu dönemlerde köylünün yakalandığı amansız bir illet gibiydi. Çözümü ise herkesin kendi iradesiydi. Kumar yüzünden köyde insanların birbirine borçlanmaları, evlerine, çocuklarına, ailelerine bakamamaları toplumda ciddi bir sorun teşkil ediyordu. Vaktini kahvehanelerde geçiren erkekler, işgücü sağlamak yerine bu rollerini içki müptelalığına terk etmişlerdi. Büyük oranda köy insanı etkisi altına alan içki ve kumar hastalığı 1940’larda da etkisini kaybetmiş değildi. Hükümet sürekli olarak toplumu rahatsız eden bu hastalıkları yok etme yönünde çalışmalar yapmış ise de bu çalışmalar kısa vadede sonuca eriştirmiyordu… 

Yazıyı Oku

1936’DA EYNESİL VE ESPİYE OKULLARI (2)

İlk parçası geçen hafta yayınlanan aşağıdaki yazıyı anlamlandırabilmek adına, yazının önceki kısmını okumak gerekir… 1936 yılında, Eynesil köyü ve Espiye nahiyesinde yapılan okullar hakkında, Giresun basınının önemli bir kolu olan Akgün gazetesinde yer alan yazının devamı şöyledir:

“… Okul baştanbaşa boyanıyor. Alt kat bölmeleri henüz döşenmemiş. Tamamlamak için çalışıyorlar. 50 çocuğun yatı vaziyeti temin edilmiş.
Halk, köylü, binlerce lira sarf ederek meydana getirdiği bu büyük eser önünde sevinç, heyecan duyuyor… Mektep hakkında birkaç kişi ile konuşmak istedim. (…) ‘Bize öğretileni yaptık’ cevabını verdiler…
‘Espiye Okulu’
Espiye Okulu, 929’da beş dershaneli olarak yapılmış güzel bir mekteptir.
Son yıllarda okula iki pavyon ilave edilmiştir. Biri yemekhane, diğeri yatakhane. Bu yapıların hepsi birden bir güzellik ve tamlık örneğidir… Boyalı geniş yatakhane kısmında, hamam ve banyo yerleri de muntazamdır. Yemekhanesi, mutfağı, kileri, dolapları, yemek takımları, hâsılı her türlü eksikleri tamam…

Yazıyı Oku

1936’DA EYNESİL VE ESPİYE OKULLARI (1)

1936…
Memleketin her yanında okul ihtiyacı had safhada. Okumak, tahsillenmek ve bundan iş, meslek sahibi olabilmek zor. Çünkü imkânlar kısıtlı. Üzerinden yıllar geçmiş ise de henüz Birinci Dünya Savaşı’nın ve Milli Mücadele sürecinde memleketin yaşadığı tahribatın izleri silinmiş değildi. Ancak bu kısa süreçte her alanda azamî derecede yol kat edildiği de bir gerçekti. Cumhuriyetin ilk yıllarında okuryazarlığın arttırılması, halk arasında eğitimin yaygınlaştırılması yolunda ciddi bir eğitim seferberliği mevcuttu. Büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk, eğitimin, okuryazarlığın ne denli önemli olduğunu en başından beri biliyordu. Köylü, bu bilinçle hareket ederek devletin okullaşma politikasına tam destek veriyor, gece gündüz çalışıyor, okul yapma uğruna büyük çaba sarf ediyordu. Köylü, kurtuluşun yolunun eğitimden geçtiğine içtenlikle inanıyordu.

Yazıyı Oku

1935’TE BAHÇELERİN KORUNMASI

Giresun denince akla gelen ilk şey fındıktır. 
Yeşilliğinde, ormanlar kadar fındık bahçelerinin de payı büyüktür.
Fındık ise bahçe tesisi ve bakımından harman vaktine, Eylül sonundan Mart başına kadarki satış sürecine kadar yöre insanının yoğun olarak meşgul olduğu bir geçim kaynağıdır. 
Yerde kar olmadığı tüm zamanlarda, yılın her ayında fındık bahçelerinde çalışılmaktadır.
Fındık uğraşı, yörede bir yaşam biçimi halini almıştır.
Yöre türkülerinde, söz varlığında, yörede zaman tanımlamalarında bunu görmek mümkündür: “Fındık kadar”, “fındık ağası”, “fındık kurdu gibi”,“fındık sonu veresiye”, “fındıktan önce/sonra”, vs.
Karın zamansız yağarak dona neden olması; aşırı soğukların fındıkları yakması yörede ciddi bir umutsuzluk doğurur. Fındık umuttur yöremizde…

Yazıyı Oku

ESKİ PAZAR YERLERİMİZ (1869-1904)

Trabzon Vilayet Salnameleri (1869-1904), Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Gümüşhane’nin sosyoekonomik geçmişine dair oldukça önemli veriler içermektedir. Bölgede her köyde, her nahiyede ve her kasaba merkezinde nelerin üretildiğini ve ticarete konu olduğunu salnamelerden öğrenebilmek mümkünüdür. Bununla birlikte, dâhilde ve dış ticarette yer edinmiş olan pek çok tarımsal ürünün hangi koşullarda ve miktarda üretildiğine dair bilgiler de söz konusu kayıtlarda yer bulmuştur.

Yazıyı Oku

YÖREMİZDE ÜRETİM (1870-1900)

1870’lerde Canik sancağı dâhilinde pamuktan bir çeşit siyah bez imal edilerek bazı kazalara satılmaktaydı. Ayrıca ev ihtiyaçları için elvan ve menfeş cicim denilen kilim, heybe, çuval, dolak, şalvar ve aba yapılarak civarda kullanıldığı, keçi kılından çuval, büyük saman hararları, at torbaları yapılıp yörede kullanıldığı, Sivas ve bazı yerlere götürülerek satıldığı görülmektedir. Bir-iki karyede ise kamıştan hasır yapılarak civarda kullanıldığı gibi, Tokat ve Sivas kazalarına nakledilerek satılmaktaydı. Ünye kazasına bağlı Bolaman nahiyesinin Oki köyünde beşik ve kaşık imal olunarak nahiye içinde ve Fatsa’da satıldığı, Çarşamba kazasında kestane ve gürgen ağaçlarından tekne, kavata tabak, fıçı ve kendirden çuval, kilim, kamıştan hasır; Muhacirin-i Çerakise tarafından ağnam yapağısından beyaz ve siyah aba, şal; ahali-i kadime tarafından harir, keten ve kendirden don ve gömleklik, döşek çarşafı yapıldığı bilgisi salnamelerde geçmektedir.

Yazıyı Oku

YÖREMİZDE ÜRETİM VE TİCARET (1869-1870)

1869’da Gümüşhane’de çorap, ayak yemenisi, meşin ve sahtiyan, Kürtün’de kilim ve küfe imal edilmekteydi. Tirebolu’da Ağaçbaşı ormanlarında çam ve köknar bulunmakta, buradan kesilen ağaçlar gemilerde kullanılmakta, ancak ormanların denize uzak oluşu ve taşıma masrafından dolayı ticareti zordu. Trabzon Vilayet Salnamesinde, taşıma işleminde Harşit Irmağı’ndan yararlanılması gerektiği belirtilmiştir.

Yazıyı Oku

YÖREMİZİN YAKIN GEÇMİŞİNE DAİR

“Cefa istersen ek-biç;
Sefa istersen kon-göç…”
Ziraat ve yaylacılık böyle değerlendirilmiş, Türk boyları arasında yaygın kullanılan bu eski atasözümüzde…
1950’li-1960’lı yıllarda köylerimizin yaşantısı; mahalli basından, makale ve kitaplardan okuduğumuz, büyüklerimizden dinlediğimiz kadarıyla, bugün için tam bir nostalji kuşağını andırıyor…
Tarlalardan yeşeren umutların, sevdaların hüküm sürdüğü, yayla yollarında filiz verdiği dönemler… İmeceler eşliğinde tarla, bahçe, ormanlarda yaz-kış demeden çalışıldığı bu zamanlarda, insanlar birbiriyle dertleşir, fikir alışverişinde bulunurlar ve gençler arasında kaynaşma olmaktaydı. Bu etkileşim, imece kültürünün doğal bir sonucuydu (Yöremizde imece kültürü için bkz. M. Kaya, Bir Çepni Köyü Tarihi ve Kültürü, Samsun 2007, s. 33-35).

Yazıyı Oku

YÖREMİZDE ESKİ TAŞ DUVARLAR

Yöre geçmişinin dilsiz tanıkları…
İki türlü eski taş duvardan söz edebiliriz yöremizde: 1. Ev, ahır, köprü, yol ve ortak kullanılan bazı meskenlerin duvarları. 2. Yığma yöntemiyle yapılan, basit tarla ve bahçe duvarları.
Eski tarihlere doğru gidildiğinde, yüzlerce yıl öncesine ait yayla/oba duvarlarına da rastlanmaktadır yöremizde: Halk arasında “Hacı Abdullah Duvarı” olarak bilinen ve 400 yıl önce yapıldığı söylenen, Alucra-Çıkrıkkapı yaylasının eski dönem hudutlarını belirleyen altı buçuk kilometre uzunluğundaki duvar, bugün hâlâ ayaktadır. Rivayetlere göre, duvarla sınırlandırılan bu alan, söz konusu dönemlerde “ekenek” (=ekinlik) olarak kullanılmıştır. Hacı Abdullah adıyla anılan arazi sahibi zatın, bu duvarı Rumlara yaptırdığı söylenmektedir. Yakın tarihlerde ve günümüzde bu tür hudut belirleme işlemlerinde, artık teknik imkânlar çokça yaygın olduğundan, doğal olarak kimse taş duvarla uğraşmamaktadır.

Yazıyı Oku

KELEKLER VE KELEKÇİLER

Kelek sözcüğü, TDK Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü’nde “Hayvanların boyunlarına takılan büyük çan, çıngırak.” şeklinde geçmekte ise de Giresun yöresinde çan, zil ve kelek farklı nesneler için kullanılır. 
Kelek, Giresun yöresindeki anlamıyla; büyükbaş veya küçükbaş hayvanların boynuna takılan, demirden üretilen bir çeşit ilkel bir alarm sistemidir. Hayvanların otlama sürecinde kaybolmasını önlemek içindir; hayvan yürüdükçe sürekli surette ses çıkararak hayvanın yerini belli eder. Özellikle yörenin bitki örtüsü, engebeli yapısı ve iklim özelliklerinden dolayı (=sis) hayvanları uzaktan görmek zor olacağından, kaybolduklarında kelekler sayesinde kolayca bulabilmek mümkündür.

Yazıyı Oku

ŞİMŞİR KAŞIKLAR

Yöremizde tahta kaşık imalatının tarihi oldukça eskilere gitmektedir. Osmanlı dönemi Tirebolu iskelesi ihraç listesine bakıldığında şimşir kaşıkçılığının, yöreye sürekli ve önemli bir ekonomik getirisi olduğu anlaşılmaktadır.
1318 (=1900-1901) yılında Tirebolu kazasından (bugünkü Espiye-Güce dâhil) ihraç edilen tahta kaşık sayısı: 1.010.000’di. Yazıyla da belirtmek istiyorum: Bir milyon on bin adet şimşir kaşık!
Tirebolu iskelesi ihracat kayıtlarında 1924 yılında ise ihraç edilen “şimşir kaşık” miktarı, sayı ile belirtilmemiş olup, 5.449 kg./117 çuval birimiyle aktarılmıştır

Yazıyı Oku

1914’TE “İZMİR MEKTUPLARI”NDA ÇEPNİLER-1

İkinci Meşrutiyet yıllarına görüş ve düşünceleriyle damgasını vuran asker, siyasetçi ve eğitimci Kazım Nami, 1914 yılında Anadolu’nun batısında gerçekleştirdiği bir gezilerdeki izlenimlerini “İzmir Mektupları” serisinde kaleme almıştır. Yazılar, 1914’te Türk Yurdu dergisinin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesinde büyük rolleri olan ve bugün yörede yoğun olarak yaşayan Çepnileri, “İzmir Mektupları-4” yazısında o günün gözlemleri çerçevesinde aktaran Nami’nin bu yazısı Çepnileri araştıranlarca pek bilinmemektedir. Hâlbuki bu yazı Anadolu’daki Çepnilerin karakteristik özelliklerinin farklı coğrafyalarda bile aynı olduğunu kanıtlayan bir veri niteliğindedir.
Nami’nin aktarımları, Çepnilerin çeşitli coğrafyalarda birbirilerinden habersiz yaşamlarının, küçük değişkenler haricinde neredeyse bire bir aynı olduğunu göstermektedir. Öyle ki “İzmir Mektupları-4” okunduğunda Nami sanki 1914’teki Batı Anadolu Çepnilerini değil, Giresun, Trabzon veya Ordu’daki Çepnilerin bugünkü yaşantısını anlatmıştır. Elbette ki Anadolu’nun Türklerce fethinden sonra, Türk boyları kendi içlerinde mezhebi farklılıklara yönelmişlerdir; ancak bu gerçek Çepniler açısından yerel değişkenler içermektedir. Nami’nin ilgili yazısının transkriptinin ilk kısmı aşağıdadır:

Yazıyı Oku

GİRESUN’DA ESKİ BİR DEYİM: “OĞUZLUK İÇİN”

Oğuzlardan çok daha eski dönemlerde Türk topluluklarının iskan sahası haline gelmiş olan Giresun’un, köklü bir Türk yurdu olduğu açıktır
Başta Çepniler olmak üzere, Oğuzların yirmi dört boyundan bir kısmı, binli yıllardan itibaren on sekizinci yüzyıllara dek Giresun kırsallarında yerleşik/yarı yerleşik bir yaşam tarzını benimsemeye başlamışlardır.
Oğuzlardan daha eskilerde yörede var olan Türk toplulukları, Oğuz boyları gibi göçebe/yarı göçebe yaşamaktan ziyade yerleşik uygarlık statüsündeydiler.

Yazıyı Oku

KIRSALIN ACI KAYBI: KÖY ENSTİTÜLERİ

Resim “şeytan işi”ydi…
Birçok kıyafet, makine, araç-gereç “gavur icadı” olduğundan haramdı.
Özetle; “gelişim” haramdı(!)
Reform’larla, Rönesans’larla, aydınlanma çağına, sanayi devrimine geçen; seri makineler üreten batı âleminden bu işi öğrenmek günahtı(!)
Bir devlet nasıl geri kalır? İşte böyle!
Değişen zamanın getirdiği yenilikleri ve bunları uygulayan, yanı başımızdaki “icatçı”ları dışlayıp, takip etmediğinde!
Kalkınmanın anahtarı eğitimden nasibini almış zihniyetlerdir. Gelişim, gelişime karşı gözümüze inmiş perdeleri kaldırmakla başlar. Aksi takdirde göze inen perde, gönle kadar uzarsa gelişim hayal olur.

Yazıyı Oku

ÇEPNİLERE VE ESPİYE’YE DAİR KISA NOTLAR-1

Onuncu yüzyılda halen hayvancılıkla meşgul olan konar-göçer Türk toplulukları, şehir yaşamının düzeninden geride kalmaktaydı. Onların daimi meskeni yoktu. Göçerler arasında ozanların büyük nüfuzu vardı. Onlar oymak oymak gezerek, halk kahramanlarının adına destanlar düzerler ve onu tebliğ ederlerdi. Ozanlar aynı zamanda halk arasında barışı sağlayan bilge kişiler sayılmaktaydılar. 

Yazıyı Oku

ESPİYE’DE BİR ZİYARETGÂH: OCAK DEDE

Ocak Dede Türbesi, Espiye’ye bağlı Arpacık köyünün kurucusu olduğu bilinen zâtın ebedi istirahatgâhıdır. Ahali arasında saygın bir önder olarak bilinen zât, “Ocak Dede” namıyla anılmış olup, köye geldiği dönemden itibaren yöreye üstün hizmetlerde bulunmuştur. Ocak Dede’nin başka bir ada sahip olup olmadığı konusunda şimdilik bir delil yoktur. Yöreyi Türk-İslam medeniyetine kazandıran gönül erlerinden biridir.

Yazıyı Oku

ESPİYE’DE ÜÇ KÖY ADININ MENŞEİ ÜZERİNE --

1. ERİCEK


  Kuruluş tarihi bilinmeyen bu köy, geniş sınırlara sahiptir. Köye ilk gelenlerin önce Han Yanı adını taşıyan mevkiye yerleşip, sonradan Eriklicek adlı bu bölgeye geçtikleri rivayetleri yaygındır. Sonraları bu yerleşim biriminin adı değiştirilerek Ericek olmuştur. 

Yazıyı Oku

ÇEPNİ KÖYÜ’NÜN ADSAL TARİHÇESİ-3

 Esasında kitle tanımlamada geleneksel olan bu söylemler, etnik bir yaklaşımdan ziyade; coğrafi şartları temel almaktadır. Alucra-Şebinkarahisar yöresinde de Çepniler mutlaka bulunmaktadır. Ancak sahil kesimine göre bu oran bir hayli düşüktür. Ana meşgalesi ekin (özellikle buğday tarımı) işine dayalı üretim olan bu iç bölgedeki yerli halk, Oğuzların çeşitli boylarına mensup olan ve söz konusu yörenin Türk iskanına açılmasında ve Türk kültürünün yöreye hakim olmasında öncü roller üstlenmiş olan kitlelerden oluşmaktadır.

Yazıyı Oku

ÇEPNİ KÖYÜ’NÜN ADSAL TARİHÇESİ-2

Yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Çepnilerin, mevcut ilk kaynaklara göre Anadolu’daki tarihleri 12. yüzyıla kadar inmektedir. Bu kaynakların başında, Divan-ı Lügati’t-Türk gelmektedir. Daha sonra 14. yüzyılda Reşided-Din Fazlullah tarafından yazılmış olan Cami’üt-Tevarih de Çepniler tarih ve kültürüne kaynaklık eder.Çepniler, Oğuzların Üçok koluna mensup olup, Oğuz Han’ın altı oğlundan biri olduğu kabul edilen Gök Han’ın soyundandır.

Yazıyı Oku

ÇEPNİ KÖYÜ’NÜN ADSAL TARİHÇESİ (1)

Espiye ilçesine bağlı köydür. Yörenin en eski köylerinden biridir. Köyün Türklerle bilinen tarihi, mevcut verilere göre 1071 Malazgirt savaşı sonrasında Çepni boyunun yöreye yaptıkları akınlara dek iner. Çepni köyünün adı, bölgedeki Türk iskanlarından itibaren tarihi süreçte herhangi bir değişime uğramamıştır. 

Yazıyı Oku

ÇEPNİLİK MESELESİ

    Oğuzların 24 boyundan biri olup, adından sıkça söz ettiren “en savaşçı” Türk boyu olduğu kabul edilen Çepniler, aynı zamanda Anadolu’da en yaygın Türk boyudur.

Yazıyı Oku

1936 TARİHLİ BİR GİRESUN ŞİİRİ

Giresun, tarihiyle, kültürüyle, doğası ve kendine özgü sosyal yapısıyla gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet döneminde Doğu Karadeniz’de farklı bir yaşam yerleşkesi olagelmiştir. Ülke ve dünya çapında tanınmış pek çok sanatçı, politikacı, bilim adamı, yazar ve şair yetiştiren Giresun, özellikle Milli Mücadele döneminde orduya verdiği desteklerle Türk tarihinde bir ayrıntı olmakta çok tarihi yönlendiren önemli değişkenlerin kaynağı olmuştur.

Yazıyı Oku


TARİH PENCERESİ ADLI BU KÖŞEMDE YAKINDA SİZLERLEYİM.

TARİH PENCERESİ  ADLI BU KÖŞEMDE YAKINDA SİZLERLEYİM.
Espiye'mizin yetiştirmiş olduğu araştırmacı tarihçi Mevlüt Kaya Espiye'mizin internetteki sesi Haber Espiye.com’da her hafta “Tarih Penceresi” adlı bu köşesinden, Espiye, Giresun ve bölgemizle ilgili tarihi konulara ışık tutacak yazılarımı siz okurlarımızla paylaşacak.

Yazıyı Oku